Görsel yok
Salih kapıyı yavaşça açarken pervazın tepesinde asılı olan çandan hafif bir ses geldi. İçeri girerken alçak bir kapıdan girer gibi kafasını öne eğerek içeriyi süzdü. Süzeceği de altı üstü 17-18 metrekareden ibaretti. Dükkânı ortalayan kapıdan girildiğinde tam karşıda yazıhanelerde olan türden kalın bir masa, iki tane de misafir sandalyesi görülüyordu. Masanın 4 metre solundaki başka yere açılan kapı sayılmazsa sağ ve sol duvarlarda boylu boyunca işaretlenmiş koli ve poşetlerle dolu çelik raflar vardı.
İçeride kimseyi göremeyince yanlış geldiğini düşünüp geri çıkacaktı ki arkadan Faruk bağırdı “Hoşgeldiniz ablacım! Siz oturun geliyorum” Salih cümlesinin sonuna doğru sesi azalarak “acele etme, ben geldim” diye karşılık verdi.
Ceketinin sağını solunu çekiştirerek sandalyeye oturup üstüne başına bakındı. Masanın üzerindeki yapışkanlı kağıtlardan birkaç tane koparttı, yanlış olan takvimi düzeltmekle uğraştı. Birazdan “Merhaba Salih” diyerek içeri girdi Faruk. Salih’i görmekten hoşnut değil gibiydi. “Kusura bakma abla dedim, genellikle teyzeler uğruyor.” “Olsun önemli değil de ne satıyorsun?” “İşte elyaftır, keçedir henüz karışık anlıyacağın.” sandalyeye otururken “Ee n’aber n’apıyosun” dedi “Aynı, iş güç. Caddenin oralarda yürüyüş mü ne varmış” “Bölüyorum çay içer misin?” “Olur. Bizi de erken saldılar o yüzden, uğrayayım dedim.” “İyi yapmışsın, ev nasıl?” “Az çok biliyorsun; Emine evden işe işten eve. Tedavisi vardı yarım bıraktı onunla uğraşıyoruz çocuklar da eşşek kadar oldu. Yeni dükkân hayırlı olsun ne kadar oldu açalı” “kendi çapımızda bir şeyler yapalım dedik işte. 2. ayı dolacak haftaya” O sıra kara kuru bir çocuk elinde çay tepsisiyle geldi. Çıkarken de sessizlik oluştu. Salih tam soru soracaktı ki Faruk’un telefonu çaldı. “Kusura bakma Salih bunu açmam lazım yarın akşam yemeğe gelin ama orada konuşuruz. Salih Kafasını bakarız der gibi salladı ve dükkândan çıktı.
Eve girdiğinde soğumuş yanaklarıyla derin bir nefes verdi. Kapıyı açan oğluna montunu verip içeri geçti. Yaz akşamı gecelere kadar yapılan muhabbetin de soba eşliğinde yapılan sohbetin de eski tadının, renginin kalmadığını hissediyordu içten içe. Bu evde artık ne koltuklar koltuk gibiydi ne de uçları sigara dumanından sararmış tüller aynı samimiyetindeydi. 4 aydır düzgünce işe gitmemişti. Evde daha ne kadar az yer kaplayabilirim diye düşünüyordu.
Çocuklar sofrayı hazırladıktan sonra masa başında toplandılar. Hep beraber olmadan yemeğe başlamazlardı, beklediler. Az sonra kapı tıkladığında kuru bir öksürük sonrası Emine herkese seslendi. Masaya oturduğunda çoktan üstünü değişmiş, saçını başını düzeltmişti. Yemek boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Onları geçimsizlik değil karşılıklı keder halleri bitiriyor gibiydi. Birbirlerinden habersiz geçirebilecek hayatları varken onlar hayatlarını aile kurmaya adamıştı. Evlilik kesinlikle kumardı, borca oynadığın bir kumar. Tolga sessizliği bozduktan sonra konuşmaya başladılar. Emine için iş günleri stresli geçiyordu en azından bunu art arda tekrarlamasa da fark ediliyordu. Eda, “sen ner’deydin baba?” diye sordu. “Faruk’un yanına uğradım, iyice şahtı şahbaz olmuş.” “O ne demek ya? dedi tolga gülerek. “Artık abi demeye bile tenezzül etmiyor, burnu havalarda. “İyi de sizin aranızda üç yaş yok mu dese n’olcak demese n’olcak.” “Öyle de düne kadar abiydi şimdi mi değişti?” “Yok değişmedi de babası öyle istiyordur.” dedi Emine, Tolga’yla Salih’in arasına girerek ve sürdürdü; “İşle ilgili konuşabildiniz mi bari?” “Konuştuk konuştuk, hatta yarın akşam yemeğe çağırıyor bizi” “Saat kaç gibi? “Ne bileyim, kaçta gidersek herhalde.” “Sormadın mı başka detay?” “Yok işi vardı o sıra, yün mün bir şeyler anlatıyordu dinleyemedim çok zaten.” “Yarın ben gelmesem olur mu?” diye sordu Eda. “Olmaz öyle, ne zamandır gitmiyoruz ayıp olur.” “Zaten ayıbı bi’ biz yapıyoruz baba, olacak her şey bizim elimizin altından çıkıyo.” “Bana ne zararını gördün de konuşuyo’sun bilip bilmeden” Herifin kendi çocuğuna hayrı yok kardeşine mi olacak?” Emine ve Tolga ikisini de susturdu ve tartışma daha da büyümeden geceyi kapattılar.
Ertesi akşam Farukların evine doğru yola çıktılar. Apartmana girdiklerinde Canan kapının dışında bekliyordu. Öpüşüp montlarını aldıktan sonra onlarla beraber salona geçti. Havadan sudan konuşmaktan masayı kurmamışlardı. Faruk geldi. Faruk’un gelişiyle de beraber yemeği hazırladılar. Yemek ilerledikçe konu koyulaştı. “Salih dün sana uğramış” dedi Emine imalı imalı. “Aynen yenge çay falan içtik” “İş olayını halledebildiniz mi? konuşmuşsunuz galiba” Faruk pek bozuntuya vermeden “Onu daha sonra halletmeyi planladık şimdi dükkanı yeni açtım vergisi ruhsatı derken uzayacak biraz” “Aa ne güzel” Konuşma esnasında kapı çaldı. Gelen Teyfikti, hemen ona da sandalye ayarlandı.
Daha önceden planlamış gibi masaya oturur oturmaz Eda’ya sosyal medya hesabın var mı diye sordu. Tolga ve Eda kendi aralarında gülüşünce daha fazla köpürdü. Davranışların hoşumuza gitmiyor dedi Eda yarı ciddi şekilde. Ne varmış oğlumun davranışlarında aslan gibi çocuk.” diyerek araya girdi Canan “yoksullukla terbiye etmiyoruz ya.” Faruk bacağıyla eşini dürttü bunu refleks olarak yapmıştı. Canan’ın beklenmedik şekilde saldırdığı belliydi. “Yani genel olarak diyorum tabii ki de. Öyle de büyüyebilirdi, sözüm yok aslında.” Kaşıklar çatallar yavaş yavaş tabaklara bırakıldı. Biraz duraksadıktan sonra “Biz müsaade isteyelim” dedi Salih. Ailesinin tadının kaçtığını anlamıştı. Faruk “Nereye? Daha yeni gelmiştiniz” dedi. “Olsun, sağ olun zahmet etmişsiniz bu kadar şeye.” Daha fazla ısrar etmeden onlara kapıya kadar eşlik etti. “Siz onun kusuruna bakmayın” dedi kapı ağzında. Herkes ayakkabısını giymişti bile.
Salih ertesi gün dışarı çıkıp biraz oturmayı denedi. İçi içine sığmıyordu. Annesi aklına geliyordu, sonra kendi evliliği. Fırsatı olsa kaç yerinden delerdi kulağını da kaç küpe takardı. Doğruca annesinin mezarlığına gitti. Taşları süpürdü üstünden, ağırlık etmesin diye. Fotoğraf saklamıştı toprağın arasına, annesi yalnız kalsın istemiyordu. Kendine yedirebildiği kadar ağladı, üstünü başını toparlayıp eve döndü. Televizyon seyrederlerken Tolga babasının kolunu tutup “neyin var baba ağzını bıçak açmıyor.” dedi. Son zamanlarda sıkça tartışıyorlardı. Her yeni tartışma diğerine hazırlık mahiyetindeydi. Hesaplı kitaplı kırıyorlardı birbirlerini. Yeniden öyle olur sandı Tolga. Olmadı. Salih başını kaldırmadan omuz silker gibi yaptı. Bıkmış erkekleri tekrardan hayata bağlayabilecek şeylerin sayısı iki elin parmağı etmezdi. Zoraki gülümsemesi Tolga’nın kendi içinde çoktan bir tartışma yaratmıştı. Daha dün çocuklar gibi tartışan adam bilgece davranmaya başlamıştı, doğal durmuyordu. Kedere elini verdinse kolunu kapardı bunu herkes bilirdi. Arka arkaya kötü olaylar gelmişse tesadüf değildir genellikle. Üst üste biner şerler, hayırlara kapı açamayanlar böyle derler.
Telefon çaldı. Hastaneden arıyorlardı; Emine acile kaldırılmıştı ve durumu da iç açıcı değildi. İş yerindekiler gelen ambulansa Emine’nin bir süredir burnundan kan sımkırdığını söylemişti, onlar da hazırlıklıydı her şeye. Apar topar evden çıktılar. Hastaneye vardıklarında Emine uykulu görünüyordu ama korkulacak bir şey yoktu. Salih biraz baş başa kalmak istediğini söyledi çocuklara. Emine Salih’in elini tutarak konuşmaya başladı. “Ben bu kadar dayanabildim. Gururuna anca aptal olduğunda dayanabilir insan, sen bir kenara bırak. Para işini çözene kadar en azından babanla konuşsan kötü mü olur?” “Bunları düşünmeni istemiyorum Emine, şu an çocukları da düşünme; iyi olacaksın o zaman tekrardan fırça atarsın artık.” gülüştüler. Hemşire geldiğinde Salih zaten ayağa kalkmıştı. Yürüyüşünde gariplik vardı. Yıkılmamış un ufak olmuştu. Veda konuşması mıydı bu idrak edememişti. Dokunsanız ağlayacak gibi değil de yok olacakmış gibiydi. Eve gittiler. Birkaç gün öyle ya da böyle ilerledikçe, Emine’nin durumu kötüleşiyordu. Bazı vedalar karşılıklı nefretle bitebilseydi keşke. Usul usul beklenilen bir son hoş olmayacaktı belli ki. Hemşireler bazı istekler için her aradığında yürekleri yerinden çıkıyordu. Ayın son günü öğle vakitlerinde tekrardan aradıklarında, su ve bazı ihtiyaçları istemişlerdi hastaneden, hem görüşme fırsatı da yakalıyordu ki bu görüşmeler tek taraflı oluyordu. Bu son aramada çocuklar gelmek istemediklerini söylediler. Salih hastaneye gittiğinde devamlı olarak beyninin bir köşesinde yaşattığı ihtimalle karşılaştı. Telaş içerisinde etrafta gezinen hemşire ve doktorlar kendi başlarına birçok anlama geliyordu.
Doktorlar Salih’e karısının ölüm haberini verdikten sonra bazı protokoller uygulandı. Eşini son kez morgda görebildi ve yattığı kata tekrardan çıktı. Eşyalarını toplayan hemşirelerden birisi “Hastanız dün uyandığı vakit bunu size vermemi istemişti buyrun.” Salih’in eline kâğıt sıkıştırdı. “Akıntıya çok kez kapılmak demek, onu anlamak anlamına gelmez. İnsan farkına varmadan da yenilir. Zorda sevmek kolaydır sen bir de durgun sularda gör beni” Şair olmamalıydı insan ölürken. Böyle düşündü. Tepkisizdi. Bir suredir neyi nasıl yapması gerektiğini unutmuş yolunu kaybetmişti. Gençliğinden itibaren herkes ona ana hatlarıyla çizmişti hayatı lakin kimse bahsetmemişti bu tür durumlardan.
Bahçede oturdu. Çocukları birkaç kez aradı, açmadı. O gün o saatte eşiyle karşılaştıkları kafe kapalı olsaydı başka biriyle mi evlenecekti? bu kadar tesadüfi mi ilerliyordu hayat? Ondan kalan her şeyden tiksinti duydu bir anlığına çocuklar da dahil.
Eda’ya dönüş yaptı. Telefon açıldıktan sonra konuşamadı bir süre. Yetişkin sayılırdı farkına varabilecek seviyeye gelmişti. Eda hıçkırarak bir nefes aldı. “Geliyoruz baba” dedi ve kapattı. Tolga’nın hiçbir şeyden haberi olmasa da oraya vardıkları anda babasını savaş şoku geçiriyormuş gibi görünce anladı. Uzun zamandır başlarına hiç iyi bir şey gelmemişti. Basit mutluluklar dahi imkansızlaşmıştı gözlerinde. -ki bu yaşanan şey aksini iddia etmiyordu.- “Ne oldu baba durumu iyi d’i mi?” Salih başını kaldırdı. Öldü demeyi yakıştıramadı karısına. Eda sıkıca sarıldı babasına. Morgda bu sefer de çocukları uğurlayacaktı annelerini.
Ertesi gün sabaha karşı Salih, “Tolga!” dedi tok ses tonuyla. Dalgalar halinde bir sızı yayıldı yüreğinde hepsinin. “Bakın çocuklar acımız var ve çığlık atmak istiyorsunuz en basitiyle. Bunun için vaktiniz fazlaca olucak. Yalnızca annenizi iyi uğurlayalım. İkindi namazından sonra uğramam gereken bir yer var, siz de eve sahip çıkarsınız ben gelene kadar.
Her şeyi istedikleri gibi düzenlediler; yas tutan akrabaları karşıladılar, Salih ise babasının yanına geldi. Tutunacak tek dalı babası kalmıştı o ise uzun zaman önce o dalı bırakmıştı. Tükürdüğünü yalıyordu. Ne mal ne de mülk istiyordu, eşini kaybetmenin acısını sadece babası anlardı.
Şirketinden içeri girdiğinde danışmadaki kadın nazikçe “Buyurun nasıl yardımcı olabiliriz.” dedi “Bahtiyar beye bakmıştım da burada mı kendisi.” “Kendisi burada ama misafir kabul edemeyecek; toplantısı var iletmemi istediğiniz bir notunuz varsa söyleyin kendisine aktaralım.” “Zaten kısa süre konuşucam oğlu gelmiş deyin, Salih.” “Tamamdır siz bekleyin hemen geliyorum.” Beş dakika sonra sekreter gelip Salih’i çağırdı. Kadın eşliğinde odaya geldiklerinde kapıyı tıklatıp “Bahtiyar Bey, Salih beyi içeri çağırıyorum.” dedi “Tamamdır kızım sen git”
Salih içeri temkinli adımlarla girdi. Babasının gözleri önündeki kağıtlardaydı. Bahtiyar küçük yaşta şehre geldiği vakit bulunduğu yere uzun süre alışamamış ama zekice davranıp para kazanmasını bilmişti. Zorluklarla da olsa sermayesiyle iş kurmuş sonrasında ise evlilik yapmıştı. Yaptıkları evlilikten iki çocukları olmuştu. Çocukları liseye başladığı sırada eşi vefat etmişti fakat Bahtiyar tekrardan evlenmişti. Bu durum her ne kadar kardeşleri ikiye ayırsa da Faruk babasının yanında durmayı tercih ettiği için Salih ötelenen çocuk olmuştu. “Bir şey demeyecek misin Salih?” O babasına tüm bunları neden yaptın der gibi öfkeli ve üzgün gözlerle bakıyordu. “Hayır, diyeceklerim var elbette hangisini desem diye düşünüyorum.” “Ben söyliyeyim o zaman. Kapıyı çekip çıktığın o ev Bahriye sayesinde ayakta kalabiliyordu. Onun yokluğunda ne yapacaktım ben peki? Onunla beraber yok mu olmalıydım iki çocuğum varken? O benim burada hem ablam hem annem hem de eşimdi. Unutmadım, sadece acımı dindirdim.” Aynı hikayeleri çok kez dinlemiştim zaten. Sevgi beklemek için anlatıyorsan tekrardan, bir sevgi bu kadar da karşılıksız olamaz baba. Yakın zamanda gidiyorum onu söylemek için geldim. “Eşin çocukların ne olacak.” Eşimi merak ediyorsan geçen gün kaybettik” “Yani eşin öldü ve sen de şehri terkediyorsun öyle mi?” tebessüm ederek “Kendinden nasıl kaçacaksın Salih. Değer verdiğin annen ve eşin hep yakanda olmayacak mı?” Salih tüm bunların zaten farkındaydı işin özü o da neden geldiğini bilmiyordu ve şimdi işler beklediği gibi değildi. “Sevdiğim insanların başımın üstünde yeri var yeter ki siz yakamdan düşün.” Bahtiyar konunun nereye varacağını iyi biliyordu. “Daha fazla diyeceğin bir şey yoksa katılmam gereken bir toplantı var. Emine için üzgünüm zamanla alışacaksın.” Salih için daha fazla durmanın anlamı yoktu, şirketten çıktı.
Akşamüstü eve uğradığı zaman mahalleden birkaç tanıdık ve akrabalar evdeydi. Temizlik ve yemek yapmış, çocuklara öğütler veriyorlardı. Salih herkesle sarıldı. Duyulmak istenilenleri misafirlerine verdi ve misafirlerle vedalaştı. Çocuklarıyla sarıldı. Gitmek belki de hepsi için iyi olacaktı.